EN / TR
Menü
 

Daha agresif bir Arama-Üretim stratejisine ihtiyacımız var

haber
02 Eki

Enerji ithalatımızın, özellikle de petrol ve doğal gaz ithalatı için ödenen tutarın cari açık sorunumuzun ana müsebbibi olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Makroekonomik dengeler açısından son derece problemli bir görüntü ortaya koyan çifte açık sorununun (bütçe açığı ve cari açık) kalıcı hale gelme riski arttıkça, enerji maliyetlerindeki artış da karar alıcıların gündemlerini daha fazla meşgul eder oldu.

Türkiye son 10 yıldır, agresif denebilecek bir yenilenebilir ve yerli kaynaklardan enerji üretim stratejisi takip ediyor. Bununla birlikte, yerli kaynaklardan birincil enerji üretiminde ciddi bir artış kaydedilemediğini de gözlemliyoruz.

Sadece petrol ve doğal gaz birincil enerji arzımızın yüzde 60’ını oluşturuyor. Ulaşımda petrolü, ısınma ve sanayi üretiminde ise doğal gazı kısa vadede ikame edebilecek herhangi bir yakıt olmaması petrol ve doğal gaz ağırlıklı enerji karışımımızın öngörülebilir gelecekte de devam edeceğini gösteriyor.

Diğer yandan, yenilenebilir ve yerli kömürden daha fazla elektrik üretimi yaklaşımı benimsense de, yenilenebilir santrallere bağlı olarak artan baz yük ihtiyacı ve mevsimsel farklılıklar sebebiyle güç üretim kaynaklarındaki değişimlerin yönetilmesi için doğal gaz santralleri önemli rol oynamaya devam ediyor.

Bu sebeplerdendir ki, doğal gaz santralleri, tüketimleri yıllara sari olarak salınımlar gösterse de, önemli bir tüketim grubu olmaya devam ediyorlar.

2018 yılında toplam enerji ithalatımız, bir önceki yıla kıyasla %15 oranında artarak 42,9 milyar dolar oldu. Bu yükselişin ana sebebinin ham petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artış olduğunu biliyoruz.

***

2018 yılında 50 milyar metreküp civarında doğal gaz ithal ettik. Petrokimya sektörünün talebini de eklerseniz günde 1 milyon varil kadar da petrol talebimiz var.

Yüksek tüketimimize rağmen, halihazırda ihtiyaç duyduğumuz petrolün %5’ini, doğal gazın ise %0,3’ünü yerli üretimden karşıladığımız gerçeği ile karşı karşıyayız.

Son 10 yılda, enerji ithalatına ortalama her yıl 50 milyar dolar ödeyen bir ülkenin yerli kaynaklarından maksimum ölçüde faydalanmak istemesi şüphesiz akıllıca bir strateji.

Ancak, petrol ve doğal gazın yerine kısa vadede alternatif yakıtlar koyamadığımız gerçeğinden hareketle, enerji kaynaklı cari açığı azaltmanın tek yolu, döviz çıkışını azaltmak için yerli hidrokarbon üretiminin payını arttırmaktan geçeceği son derece açık.

Bu maksatla, yerli üretimimizi arttırmak amacıyla Arama-Üretim sektörüne münhasıran daha agresif bir yatırım stratejisinin hazırlanması, cari açığımızı azaltma noktasında pratik sonuçlar üretebilir.

2004’ten günümüze kadar yerli ham petrol ve doğal gaz üretimimiz sayesinde 50 milyar dolarlık ithalatın önüne geçmiş bulunuyoruz. Bu süre zarfında yapılan yatırım tutarının 10 milyar doları aştığını da not etmeden geçemeyeceğim.

Diğer yandan, enerji ithalatımızın yüksek olmasının Türkiye’nin ekonomik gelişiminin önünde engel teşkil ettiği fikrini de paylaşmadığımı da not etmem gerekiyor.

Zira Türkiye gibi net enerji ithalatçısı pozisyonunda bulunan Japonya, Güney Kore, Almanya, İtalya, İspanya gibi ülkelerin insan kaynaklarına yatırım yaparak daha akıllı stratejiler ile bu sorunun üstesinden geldiklerini ve küresel ekonomide söz sahibi olduklarını biliyoruz.

Bu örnekleri dikkate aldığımızda, Türkiye’nin de hidrokarbon üretimini arttırmasının son derece mümkün olduğunu söyleyebiliriz.

Bu bağlamda dikkat etmemiz gereken husus, ülke sınırları içindeki kaynakları ekonomiye daha hızlı kazandırmaya çalışmak kadar, ülke sınırları dışında da potansiyel vadeden ülkelerdeki fırsatları kaçırmamak olmalı.

Türkiye ile benzer enerji profiline sahip ülkelerin bu şekilde hareket ettiğini görüyoruz. Örneğin Japonya JOGMEC vasıtasıyla özel sektör ve kamu ortak yatırımlarıyla, enerji arz güvenliğini değer zincirini üretimden – tüketime kadar geniş bir yelpazede yorumlayarak diğer ülkelerde arama yatırımlarına ağırlık veriyor.

Güney Kore’nin de benzer şekilde kamu ve özel sektör şirketleriyle birlikte üçüncü ülkelerde yoğun bir yatırım stratejisi takip ediyor.

Her iki ülke diğer yandan teknoloji geliştirme, AR-GE ve altyapı yatırımlarında da dünyada lider ülkeler içerisinde.

İtalya’nın da, devlet şirketi ENI’yi yeniden yapılandırdıktan sonra, özel sektör şirketleri ile birlikte enerji oyununda birinci lige çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şu an Akdeniz Bölgesindeki upstream yatırımlarında ENI en önemli yatırımcıların başında geliyorken, Sahra Altı Afrika’dan, Latin Amerika’ya kadar birçok ülkede projeleri olduğunu görüyoruz.

Bu süreç bir yaklaşım meselesi olmakla birlikte son tahlilde bir “Yönetişim” meselesi.

Verilmesi gereken karar aslında basit: Ülkenin güç potansiyelini değerlendirerek, sadece devlet eliyle mi hareket edileceğine yoksa şeffaflaşmak suretiyle piyasaları serbestleştirerek diğer oyuncuların da yaratıcılığından mı faydalanılacağı konusunda –değişimin zaman gerektirdiğini unutmadan- zihinlerin berraklaştırılmasına ihtiyaç var.

Türkiye bu sorunun cevabını 2001 krizinden sonra piyasa serbestleşmesi ile çözmeye karar verse de, uygulamada enerji piyasaları üzerindeki sıkı kontrolünü bırakmama (siyasi motivasyonlar başta olmak üzere) yönünde bir yaklaşım sergiliyor.

Ben bu tutumun sonuç vermeyeceğini düşünüyorum. Orta ve uzun vadede piyasa liberalleşmesinin tercihten çok enerji arz güvenliğinin tesisi ve tüketimin daha rekabetçi fiyatlardan sağlanmakistenecek olması nedeniyle takip edilecek yol olacağına inanıyorum.

Bu inancımı tarihsel olarak devlet şirketlerinin ekonomik alanda gösterdikleri performansların çok da iç açıcı olmaması da destekliyor.

***

Milli Enerji ve Maden Politikası dayerli hidrokarbon üretimimizin artırılmasının önemini teslim ediyor ve bunun nasıl başarılacağına ilişkin sorunun cevaplarını arıyor.

Özellikle, Akdeniz ve Karadeniz’de her yıl ikişer kuyunun açılması hedefi, offshore potansiyelimizin anlaşılması açısından çok önemli ancak asla yeterli değil.

Kuzey Denizi’nde ilk hidrokarbonun keşfine kadar yaklaşık 40 kuyu kazıldığı düşünülürse, son derece sabırlı, meşakatli ve büyük ölçekli finansal kaynağa ihtiya. Duyulacak zorlu bir yolculuğun bizi beklediğini söylememiz gerekir.

Offshore’da tek bir kuyu kazmanın maliyeti 150 ila 350milyon dolar arasında değişiyor. Akdeniz ve Karadeniz’de her yıl toplam 4 kuyu kazabilmek için gereken finansmanın Türkiye gibi mevduat fakiri bir ülkede nasıl sağlanacağı sorusunun cevabı son derece kritik.

Türkiye Petrollerinin (TP) tek başına sadece offshore aramaları için her yıl harcayacağı 1 milyar dolarının olmadığını hepimiz biliyoruz.

Bu nedenle TP’nin risklerin bölüşülmesi için uluslararası büyük petrol şirketleriyle ortaklık yapma yöntemine devam etmesi önemli olsa da tek başına yeterli olmayabilir.

Yeni yatırımcıların piyasaya girmesi, yatırım yapması elzem. Bilhassa, neredeyse Karadeniz ve Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin aynı anda lisans ihalesine çıkarak yatırımcıların ilgisini cezbetmek için yarıştıkları bir ortamda ülkemizin yatırımcı çekebilmek adına daha rekabetçi olması gerekiyor.

Bu nedenlerden, Arama-Üretim sektörüne ilişkin, hem ülkemizde hem de yurt dışında proaktif bir süreç takip edebileceğimiz esnek ve yeni bir stratejiye ihtiyacımız var.

Bunun için de, başta BOTAŞ ve Türkiye Petrolleri olmak üzere, kamu iktisadi teşekküllerinin dominant oyuncular olduğu piyasa yapısını değiştirerek, anılan 2 şirketin uluslararası örnekler ölçeğinde çalışabilecek şekilde ivedilikle yeniden yapılandırılmaları gerekiyor.

Halihazırda %100 Türkiye Varlık Fonu’na bağlı olan bu iki şirketin, borsaya kote edilmek suretiyle yeniden yapılandırılması BİST’teki derinliğin ve likiditenin artırılmasına da katkı sağlayacak.

Bunun yanında, uluslararası raporlama ve yönetişim standartlarına riayet etmek durumunda kalacak şirketlerimizin, THY örneğinde olduğu gibi çok daha geniş bir resmi yorumlayarak küresel ölçekte iş yapmaya çalışacağına inanıyorum.

İşte bu yaklaşım ülkemizin, bazı münferit projeleri saymaz isek çok uzun yıllar göz ardı ettiği, diğer ülkelerde de aktif arama-üretim faaliyetleri yürütmek için önemli bir dönüm noktası olacaktır.

İç piyasada ise, liberalleşen bir kurgunun hem arama-üretim, hem de enerji ticareti için çok daha fazla yatırımcı ilgisini cezbedeceğini biliyoruz.

Ruhsat başvurularının zamanında çıkmasının yanı sıra, kanun ve yönetmeliklerde yer almayan, mevzuata dayandırılamayacak uygulamaların yatırımcı ilgisini caydıracaktır. Mevzuatın dışına çıkabilecek, piyasaya güveni bozacak uygulamalardan kaçınılması bilhassa önemli.

***

Üzerinde durmak istediğim bir diğer husus da teşvikler olacak. Arama yatırımları risk sermayesi olduğu için şirketlerin özkaynaklarından karşılanırlar.

Arama-Üretim sektörünün en önemli özelliklerinde biri, enerji sektörünün geneline yayılmış olandevlet garantisi isteyen yatırımcı anlayışının bu sektörde bulunmaması. Doğası gereği arama yatırımlarının finansmanının tamamen özkaynaklardan karşılanan risk sermayesine bağlı olması, 60 yıldır faaliyet gösteren yerli firmalar hiçbir zaman devletten garanti talep etmeden yatırımlarını gerçekleştirdiler.

Ekonomi Bakanlığı tarafından koordine edilen yatırım teşvik sisteminin yapısı nedeniyle, arama-üretim sektöründe faaliyet gösteren şirketler bu desteklerden kısmen ve çok az faydalanabiliyorlar.

Ülkemizin enerji arz güvenliği ve cari açığının kapatılması noktasında son derece önemli olan yerli hidrokarbon üretimine ilişkin milyonlarca dolar tutarındaki bu yatırımların, bölge ayırt edilmeksizin 6. bölge teşviklerinden yararlandırılmaları, yerli ve yabancı yatırımcıları cesaretlendireceğinden çok önemli bir gelişme olacak.

Özellikle, İsrail, Lübnan, GKRY, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Gürcistan, Ukrayna, Rusya, Irak, İran, Azerbaycan, Balkan ülkeleri gibi, Türkiye’nin komşusu ya da ekonomik hinterlandında yer alan ülkelerin hemen hepsinin arama yatırımlarını kendi ülkelerine çekmek için rekabet ettikleri bir ortamda böyle bir teşvik mekanizmasına gerçekten ivedilikle ihtiyaç duyuluyor.

Son cümle ile tekrar vurgulamam gerekirse, TP’nin finansman kaynağının yeterli olmadığı, Türkiye gibi mevduat fakiri bir ülkede son derece yüksek özkaynak yatırımı gerektiren Arama-Üretim sektörüne yerli şirketlerin ilgisinin kısıtlı kalacağını düşünürsek, küçük ve orta ölçekli yabancı yatırımcıların yatırım yapabilmeleri için piyasaya girişlerini kolaylaştırmamız gerekiyor.

Farklı sonuçlar elde etmek için, farklı adımlar atmamız gerekiyor. Projelerin nasıl finanse edileceğini ve ülkemizin nasıl daha fazla aranmasının sağlanabileceğine odaklanarak yeni stratejiyi oluşturmaya başlayabiliriz.

Küresel anlamda operasyonel kapasiteleri gelişmiş, son derece çevik şirketlerin hakim olduğu bir alan burası. Bu nedenle, mevcut yatırım teşvik mekanizmalarından faydalanacak bir destek modeliyle, birçok yabancı şirketin Türkiye piyasasına yönelik ilgisini canlandırıp, yerli ham petrol ve doğal gaz üretim miktarımızın artırılmasında aşama kaydetmenin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Eser Özdil