EN / TR
Menü
 

Kendimizi yeterince iyi ifade edebiliyor muyuz?

haber
02 Eki

Kamu diplomasisi, kültürel diplomasi ya da diaspora ile bağlar konusu modern uluslararası ilişkilerin en popüler çalışma alanları içerisinde yer alıyor.

Şu günlerde çokça eleştirilen neoliberal politikaların hâkim olduğu dünyada, bilhassa 1980’lerden sonra sermayenin ve işgücünün sınırları aşan hareketinin kolaylaşmasıyla hız kazanan küreselleşme olgusu uluslararası ilişkileri etkileme kapasitesine sahip aktörlerin de çoğalmasını beraberinde getirdi.

Devlet dışı aktörler olarak tanımlanan sivil toplum kuruluşları, çok uluslu şirketler, uluslararası örgütler, sermaye sahipleri devletlerin karar alma süreçlerini de daha güçlü etkilemeye başladı.

Almanya’yı, devlet ve sermaye grupları tarafından desteklenen sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla, İsrail’i ise dünyanın çeşitli bölgesine yayılmış diasporası ve finansal gücüyle, devlet dışı aktörleri en etkin kullanan ülkeler arasında gösterebiliriz.

Etkin bir kamu diplomasisi stratejisi takip eden ülkeler, uluslararası toplum nezdinde saygınlıklarını arttırarak daha etkin bir diplomasi yürütebiliyorlar.

Türkiye dâhil olmak üzere neredeyse tüm devletler bu amaçla farklı sektörlerden uzmanları kendi ülkelerinde misafir edecek kısa süreli kamu diplomasisi programları organize ediyorlar.

Ülkeler, bu programlar marifetiyle kendi uygulamalarını misafirlerine aktararak pozitif algı oluşturmaya çalıştıkları gibi, yeni işbirliği alanlarının da geliştirilmesine gayret ediyorlar.

Devletlerin, diğer devletler ve uluslararası ilişkileri etkileyen aktörlerle kurdukları ilişkiler daha da karmaşık bir hal almaya başladıkça, iletişim ve yönetişimin öneminin daha da artacağını düşünüyorum.

***

Ülkelerin dış dünya ile kurdukları iletişim biçimini ve tercih ettikleri iletişim araçlarının türlerini belirleyen birçok etmen var. Geçmiş tecrübeler, tercih edilen siyasi ve ekonomik sistem, coğrafya, ekonomik büyüklük, devletin kurumsal yapısı başat unsurlar olarak öne çıkıyor.

Piyasa ekonomilerine sahip, demokratik prensipler çerçevesinde yönetilen ülkeler daha açık bir iletişim stratejisi takip ederlerken, siyasi ve ekonomik olarak merkezi kontrolün güçlü olduğu ülkelerde iletişimin daha kapalı, çoğunlukla da propaganda boyutunda olduğunu görüyoruz.

Son yıllarda, Türkiye’nin dış dünya ile kurduğu iletişim gittikçe daha kapalı bir hal alırken, genellikle kendi hatalarımızla yüzleşmekten kaçınarak sorunların sebeplerini de dışsallaştırıyoruz.

Sayısal olarak baktığınızda Londra, Brüksel, Vaşington, New York, Moskova, Dubai, Pekin gibi küresel siyaseti ve ticareti yönlendiren şehirlerde ofisi bulunan sivil toplum kuruluşlarımızın ya da şirketlerimizin sayılarının, Türkiye ölçeğindeki diğer ülkelere kıyasla son derece az olduğu da bir gerçek.

Bu durum, uluslararası ölçekte iş yapma ve küresel siyasete etki etme kapasitemizin de son derece sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Bu tespiti, olaylara kendi perspektifimizden bakma, Türkiye’yi merkezde görme alışkanlığımızın farklı bir sonucu olarak da değerlendirmek mümkün.

Hâlbuki, dünyaya biraz daha geniş bir çerçeveden baktığımızda, gelişmiş ülkelerin sıkılaşan ekonomik rekabet ile başa çıkabilmek için nasıl hummalı bir çalışma içinde olduklarını rahatlıkla görebiliyoruz.

Enerji de maalesef “kendimizi anlatamama” problemimizin bir istisnası değil. Uluslararası partnerler ile işbirliği yapabilme, proje yönetebilme kapasitesini gösteren aktör sayımız son derece az. Akademiden bahis açmak istemiyorum bile.

Diğer yandan, Türkiye’nin çevre komşularının, her fırsatta enerji diplomasisini daha etkin yönetebilmek için kendi lobi araçlarını çoğaltma arayışında olduklarını da rahatlıkla söyleyebiliriz.

İşte en son yaşadığımız örnekte, Güney Kıbrıs Rum Kesimi Türkiye ile münhasır ekonomik bölge ve hidrokarbon kaynaklarına ilişkin yaşadığı her sorunu Avrupa Birliği başta olmak üzere uluslararası örgütler nezdinde gündeme getirerek taraftarlarını arttırmaya çalışırken, ülkemizin verdiği tepkiler, etki alanı olarak daha sınırlı kalıyor.

İsrail, küresel ölçekte, Mısır, İran, Irak ya da Rusya gibi ülkelerin doğal gaz rezervleri ile kıyaslanamayacak kadar az miktardaki doğal gazını uluslararası toplumun gündeminde tutmak için hem basını hem de diplomasiyi etkin olarak kullanmaya devam ediyor.

Yunanistan, “Genişletilmiş Güney Gaz Koridoru” stratejisiile enerji transiti ve ticaretinde kendisini Türkiye’nin alternatifi olarak gösterme yönünde son 3-4 yıldır aktif bir lobicilik çalışması yürütüyor.

Uluslararası medyayı takip ettiğimde –İngilizce yayınlar maalesef ülkemizde pek okunmaz- Türkiye’nin enerji transiti ve ticaretinde güvenilir bir ülke olmadığına yönelik yayınların gittikçe artmakta olduğunu görüyorum.

Ticaretin ve uluslararası ilişkilerin geliştirilmesi “güven” temelinde yükseldiğinden, burada hedef alınan asıl durum “Türkiye’nin güvenilmez bir devlet olduğu” algısını pekiştirmek olduğunu söylememize gerek yok sanıyorum.

Son 4-5 yıldır dış politikadaki sıkışmışlık durumunun ve Avrupa Birliği, ABD başta olmak üzere sınır komşularımızla yaşadığımız sorunların getirdiği negatif gündemin, enerjide Türkiye’yi mümkün olduğunca sistemin dışında bırakmak ya da önemini azaltmak amacıyla diğer paydaşlar tarafından kullanıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bunlar, ülkemizin bilhassa son iki-üç yıldır enerjide ciddi yatırımlar yapmasına rağmen yaşanıyor.

İşte, Türkiye enerji diplomasisini yürütürken, bu hususu da göz önünde bulundurarak kendi lobicilik faaliyetlerini tasarlamak durumundadır.

Bu aşamada, ortak bir akılla,devletin diğer paydaşları harekete geçirecek politikaları geliştirmesinin son derece önemli olduğuna inanıyorum. Bunun için ortak bir vizyon altında buluşulması ve çok daha şeffaf bir iletişim stratejisinin benimsenmesi gerekiyor.

Eser Özdil